Nasr Suresi Mana ve Tefsiri

| 25 Ocak 2014 |
Nasr Suresi Mana ve Tefsiri


Meal ve Tefsir > Nasr Suresi Mana ve Tefsiri > Nasr Suresi Meali > Nasr Sûresi Tefsiri > Nasr Suresinin Anlamı > Nasr Sûresinin Açıklaması

 

 

Meal ve Tefsir > Nasr Suresi Mana ve Tefsiri > Nasr Suresi Meali > Nasr Sûresi Tefsiri > Nasr Suresinin Anlamı > Nasr Sûresinin Açıklaması

Nasr Suresi Mana ve Tefsiri

1- Allah’ın yardımı ve fethi geldiğinde, 2- İnsanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, 3- Rabbini överek tesbih et, O’ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri kabul edendir.

Surenin birinci ayetinde bu evrende meydana gelen olayların ve bu hayatta meydana gelen hadiselerin bu havada, Hz. Peygamberin ve müminlerin görevinin ve bu konuda onların gelip dayanacağı sınırın gerçekliğine ilişkin özel bir bakış açısının oluşturulması için açık bir mesaj yer Alıyor. Bu mesaj yüce Allah’ın “Allah’ın yardımı geldiği zaman” sözünde somutlaşıyor. Yardım ve zafer Allah’ındır. Yüce Allah onu belirlediği zaman da, çizdiği amacı gerçekleştirmek için, dilediği şekilde gerçekleştirir, dilediği zamanda meydana getirir. Ne Peygamberin ne de arkadaşlarının bu konuda bir yetkileri vardır. Bu zafer konusunda onların bir güçleri de yoktur. Onda kişisel çıkarları, özel faydaları da olmadığı gibi. Gönüllerini rahatlatan özel bir hazları da yoktur! Zafer Sadece Allah’ın işidir. Onu kendileri ile veya kendileri olmadan gerçekleştirir. Yüce Allah’ın, zaferi kendilerinin eliyle gerçekleştirmesi, onun başına bekçi dikmesi ve bu zaferi onlara emanet etmesi de şeref olarak kendilerine yeter. İşte zaferden, fetihten, insanların akın akın Allah’ın dinine girişinden onların payına düşen budur.

Bu mesaja ve meselenin gerçekliğine ilişkin oluşturduğu özel bakış açısına göre Hz. Peygamberin ve beraberindekilerin konumu belirlenmektedir. Buna göre onları onurlandıran Allah’tır. Onların elleri ile zaferini gerçekleştirmesi onlar için bir şereftir. Dolayısıyla Peygamberin ve O’nunla birlikte olanların konumu zafer anında Allah’a yönelmeleri, hamd ile Allah’ı tesbih etmeleri ve günahlarının bağışlanmasını dilemeleridir.

Hamd ve tesbih Allah’ın nimetlerine ve lütuflarına karşılıktır. Çünkü O, kendilerini davasının güvenilir elleri ve dininin bekçileri kılmıştır. Dinine yardım etmekle, Peygamberine fetih vermekle, bütün bir insanlığa verdiği rahmete karşılıktır. Sapıklık, körlük ve hüsrandan sonra insanların akın akın, bu coşup taşan hayır kaynağına girmesini sağlamakla insanlığa verdiği lütfunun karşılığıdır.

Günahların bağışlanmasını dilemek, insanın iç alemine gizlice sinmeye çalışan pek çok etkenlere, olumsuzluklara karşılıktır. Uzun mücadeleden sonra zaferin verdiği sarhoşlukla kalbe sirayet edebilecek veya yol bulabilecek, sevinçten dolayı mağfiret dilemek, uzun yorgunluktan sonra gelen zaferin sevincinden istiğfar. Bunlar insan kalbinin kendisini zor tutabildiği anlardır. İşte bunlardan dolayı insanın günahının bağışlanmasını dilemesi gerekir.

Uzun mücadele, aşırı yorgunluk, büyük sıkıntılar, büyük belalar süreci içinde insanın kalbine sirayet eden sıkıntılardan, bunalımlardan, sarsılmalardan dolayı günahların bağışlanmasını dilemek, Allah’ın zafere ilişkin sözünün geciktiğini düşünme halinden dolayı istiğfar gerekmektedir. Nitekim bu sıkıntı halleri başka bir yerde şu şekilde dile getirilmiştir.

“Acaba sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeksizin, kolayca cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine ağır sıkıntılara ve zorluklara uğradılar, öylesine sarsıldılar ki, peygamberleri ile çevresindeki inanmışlar `Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)

Bu halden de istiğfar edilmesi gerekir. insanın Allah’a hamd etme ve şükretmesinde görülen aksaklıklardan dolayı da istiğfar etmesi gerekir. Çünkü insanın çabası ne kadar fazla da olsa sınırlıdır, zayıftır. Allah’ın nimetleri ise sürekli coşmakta ve bol şekilde verilmektedir. “Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız onları saymakla bitiremezsiniz.” (İbrahim Suresi, 34)

İşte insan bu eksikliğinden ve yetersizliğinden dolayı da Allah’a istiğfarda bulunmalıdır.

Özellikle zafer anında istiğfarda bulunmanın bir inceliği daha vardır. Bu da neşe ve sevinç anında acizliğini ve eksikliğini hatırlatıp hissettirmek içindir. Dolayısıyla insan bu anda büyüklenme duygusunu bastırmalı ve Rabbinin affına sığınmalıdır. Bu da sevinç ve gurura yol açacak bilinçteki güçleri frenler.

Öte yandan insanın eksikliğini, acizliğini ve yetersizliğini hissetmesi, Allah’a yönelerek bağış, af ve müsamaha dilemesine yol açar. Yenilen, mağlup olan insanlara karşı zulüm ve azgınlık yapılmasını da önler. Böylece zaferi elde eden, Allah’ın onlara yaptığı uygulamadan dolayı kendisini hesaba çekeceğini bilir. Çünkü kendisini zafere kavuşturan Allah’tır. Kendisi ise aciz, yetersiz ve eksiktir. Yüce Allah dilediği bir işi gerçekleştirmek için onu mağlup insanların başına dikmiştir. Yoksa zafer zaten Allah’ın zaferi, fetih O’nun fethi, din O’nun dinidir. Her şey dönüp dolaşıp O’na gelecektir.

Bu yüce ve aydınlık bir ufuktur. Kur’an-ı Kerim insanın ruhunu bu ufka doğru çevirmek, onu basamaklarında zirveye doğru tırmandırmak, güzel, onurlu bir konuma getirmek ister. Bu ufukta insan, gururunu, büyüklüğünü yendiği için büyür. Bu ufukta, Allah’a doğru açıldığı için insanın ruhu özgür bir havaya doğru kanatlanır.

Bu, insanın Allah’ın ruhlarından biri olabilmesi için benlik bağlarından kurtulmasıdır. Burada insan Allah’ın rızasından başka bir paye aramaz. Bu özgürlükle birlikte Hayrın, iyiliğin,zaferi, hakkın gerçekleştirilmesi, yeryüzünün uygarlığı ve hayatın ilerlemesi için çalışma, insanlığa yapıcı, tertemiz ve olgun bir liderlikte bulunma, bu liderliğini yapıcı, adil, güzel ve iyi ilkelere ve bunlarla birlikte Allah’a yönelime temelinde cihad yer alır.

İnsanın kendi şahsi, kişisel zaaflarına bağlı olduğu, arzu ve istekleri ile sınırlı olduğu, şehevi ihtiraslarının ağır yükü altında bulunduğu halde özgürlük ve bağımsızlık çabaları boşunadır. insanın kendi beninden kurtulmadan, zaferin ve ganimetin ardında kendine pay çıkarmaktan sıyrılıp yalnız Allah’ı ön plana çıkarmadan yapacağı tüm çalışmalar boşunadır.

İşte bu peygamberliğin sürekli olarak damgasını taşıdığı edebin, anlayışın kendisidir. Yüce Allah insanlığı bu edebin ufuklarına doğru çıkarmak ister. Sürekli olarak gözlerini bu ufuklara dikmesini öngörür.

Hz. Yusuf’un herşeyi elde ettiği ve rüyasının gerçekleştiği anda takındığı edeb ve tutum budur: “Ana-babasını makam koltuğuna oturttu, bu arada hep birlikte önünde secdeye kapandılar. Bunun üzerine Hz. Yusuf, babasına dedi ki; `Babacığım bu olay, bir zamanlar gördüğüm rüyanın somut yorumudur. Rabbim o rüyayı gerçeğe dönüştürdü. Ayrıca beni hapisten çıkararak ve şeytanın kışkırtması sonucunda kardeşlerimle aramın açılmasından sonra sizleri çöl ortasından kaldırıp yanıma getirerek bana lütufta bulundu. Hiç şüphesiz Rabbim dilediklerine karşı lütufkâr davranır. O herşeyi bilen ve her yaptığını yerinde yapandır.” (Yusuf 100)

Bu anda Hz. Yusuf, içini sevinç, seçkinlik ve üstünlük duygularından arındırarak şükreden, Rabbini hatırlayan bir kulun Rabbini yüceltmesi gibi O’na yönelmiştir. Saltanatının zirvesinde ve rüyalarının gerçekleşmesinin sevinci içinde Rabbine şöyle yalvarmıştır: “Rabbim sen bana egemenlikten pay verdin, beni olayları (ya da rüyaları) yorumlamaya ilişkin bazı bilgiler ile donattın. Ey göklerin ve yerin yaradanı! Gerek dünyada gerek ahirette dayanağım sensin; canımı Müslüman olarak al ve beni iyi kulların arasına kat.” (Yusuf 101)

Burada şöhret ve saltanat geriye çekiliyor. Buluşma, aile fertlerinin bir araya gelişi ve kardeşlerin kaynaşması ile oluşan sevinç geriliyor. Son sahnede tek başına olan, Rabbine içtenlikle yönelen bir insanın sahnesi ön plana çıkıyor. Ölene kadar Müslüman kalması, vefat ettikten sonra ise katındaki salih kulların arasına alması için O’na yalvarıyor. Lütfuna ve ihsanına sığınıyor.

Hz. Süleyman’da gözünü açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda Sebe kraliçesinin tahtını yanında gördüğünde bu edebi takınmıştı: “Kutsal kitap kaynaklı bilgisi olan biri ise `Gözünü kapamadan o tahtı sana getireyim’ dedi. Süleyman tahtı önünde yere konmuş görünce, `Bu şükür mü edeceğim yoksa, nankörce mi davranacağım diye beni sınavdan geçirmek isteyen Rabbimin bana yönelik bir lütfudur. Kim şükrederse kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, yüce Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve bağışı karşılıksızdır’ dedi.” (Neml 40)

Bütün hayatı boyunca Hz. Muhammed’in tutumu da bu sebep çerçevesinde idi. Rabbinin kendisi için bir alamet kıldığı zafer ve fetih konumundaki durumu bu idi. Bineğinin üzerinde Rabbine başı eğmiş ve bu şekilde Mekke’ye girmişti. Kendisine eziyet eden, kendisini sürgün eden, kendisi ile savaşan davanın önünde bu kadar inatçı bir tutumla dikilen Mekke’ye… Allah’ın zaferi ve fetih kendisine nasip olunca, Peygamber zaferin sevincini unutmuş, şükreden bir kulun tutumu ile başını eğmiş, Rabbinin kendisine aşıladığı şekilde hamd etmiş, O’nu tesbih etmiş ve günahlarının bağışlanmasını dilemiştir. Rivayetlerde belirtildiği gibi tesbihini, hamdını ve istiğfarını artırmıştı. Kendisinden sonra ashabına bıraktığı sünneti de buydu. Allah onların hepsinden razı olsun.

İşte bu şekilde insanlık Allah’a iman ile yükselmiştir. Bu şekilde parlamış, arınmış ve kanatlanmıştır. Ve bu şekilde büyüklüğe, kuvvete ve özgürlüğe kavuşmuştur.


Etiketler :   , , , , , , , , , ,

Bu Yazı Toplam - 250 - Defa Okundu



Benzer yazılar